Trendun: Profesyonel Hizmet Kaynağı ...

Cehaletin çatışması

Güncel Durum : Aktif | Kayıtlı Firma Sayısı : 82
17
Cehaletin çatışması

12 Ekim—  Samuel Huntington’un “Uygarlıkların Çatışması” adlı makalesi, 1993 yazında Foreign Affairs’de yayınlandı ...


Huntington’un gözleri, açıkça, Francis Fukuyama ve onun ‘tarihin sonu’ fikirleri gibi siyaset teorisyeni rakipleri ile küreselleşme, aşiretçilik ve devletin dağılışına sevinen kalabalıkların üzerindeydi. Bu kişiler, bu yeni dönemin sadece bazı yönlerini anlamıştı. Huntington ise, ‘küresel siyasetin gelecek yıllarda nasıl olabileceği’ üzerine ‘can alıcı ve merkezi bir unsuru’ açıklamak üzereydi. Tereddüt etmeksizin görüşünde ısrar etti:

       “Benim hipotezime göre, bu yeni dünyada çatışmanın kaynağı öncelikli olarak ideolojik ya da ekonomik olmayacak. İnsan ırkı arasındaki büyük bölünmeler ve anlaşmazlığın asıl kaynağı kültürel olacak. Ulus devletler, dünya meselelerinde en güçlü aktörler olarak kalacaklar; fakat küresel politikaların temel çatışmaları ülkeler ve farklı uygarlıklar arasında gerçekleşecek. Uygarlıkların çatışması küresel politikaları yönetecek. Uygarlıklar arasındaki fay hatları geleceğin savaş sınırları olacak.”

       

       Sonraki sayfalardaki argümanların çoğu, Huntington’un ‘uygarlık kimliği’ ve ‘yedi ya da sekiz ana uygarlık arasındaki ilişkiler’ olarak tanımladığı belirsiz bir fikre dayanıyordu. İslam ve Batı arasındaki çatışma da, dikkatin büyük bölümünü üstüne çekiyordu. Bu saldırgan düşünce, ağırlıkla deneyimli doğubilimci Bernard Lewis’in 1990’da yayınladığı ve ideolojik renklerinin başlığında da görülebildiği “Müslüman Nefretinin Kökleri” adlı bir makaleye dayanıyor. İki makalede de, ‘Batı’ ve ‘İslam’ denen iki önemli varlık kişileştiriliyor, kimlik ve kültür gibi karmaşık sorunlar, bir çizgi film dünyasında kalmış gibi gösteriliyor. Tabii ki, ne Huntington ne de Lewis’in, iç dinamikler ve her uygarlığın çoğulluğu konusu ile ilgilenecek vakti yok. Hayır; Batı Batı’dır, İslam da İslam.

       Huntington’a göre, Batılı siyasetçilerin karşısındaki zorluk, Batı’nın güçlendiğinden ve İslam başta olmak üzere başkalarını kendinden uzaklaştırdığından emin olmakta. Daha da can sıkıcı olanı, Huntington’un kendi görüşünü en doğrusu sanması ve diğer herkes onun zaten bulmuş olduğu cevapları aramak için koşuşturuyormuş gibi davranması.

       Aslında, Huntington, ‘uygarlıkları’ ve ‘kimlikleri’ olmadıkları bir şeye çevirmeye çalışan bir ideolojist. Ona göre, uygarlıklar ve kimlikler, insanlık tarihini canlandıran sayısız akımdan ve karşı akımdan doğmuş içine kapalı varlıklar. Ona göre bu varlıklar, yüzyıllar boyunca, tarihin sadece din savaşları ve imparatorlukların fetihlerini değil; alışverişi ve paylaşımı da kapsamasını mümkün kıldı. Bu paylaşımların tarihi, savaşların ‘medeniyetlerin çatışması’ndan doğduğunu gösterme telaşıyla gözardı edilmiş. 1996’da, aynı adla kitabını bastığında, Huntington, argümanına biraz daha kurnazlık ve çok çok daha fazla dipnot katmaya çalıştı; yine de bütün yaptığı kafasını karıştırmak ve ne kadar acemi bir yazar ve beceriksiz bir düşünür olduğunu göstermek oldu.

       Batı’nın, diğerleriyle karşı karşıya gelen temel paradigmasına (Soğuk Savaş karşıtlığının yeniden formüle edilmiş hali) dokunulmadı ve bu, 11 Eylül’deki korkunç olaylardan beri, genellikle sinsice ve ima yoluyla tartışma konusu olarak kaldı. Dikkatlice planlanmış ve korkunç ve patolojik bir biçimde kışkırtılmış intihar saldırısı ve deli militanlardan oluşan küçük bir grubun gerçekleştirdiği kitlesel kırım, Huntington’un tezinin kanıtları oldu. Bunu olduğu gibi görmektense, -büyük fikirlerin cinayet amacındaki deli fanatiklerden oluşan küçük bir grup tarafından uygulanması- Pakistan Eski Başbakanı Benazir Butto’dan İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi’ye kadar uluslararası ‘aydın’ kişiler İslam’ın sorunlarını itiraz kabul etmez şekilde konuşmuşlardı. Ve Berlusconi vakasında, Huntington’un fikirleri Batı’nın üstünlüğü hakkında, ‘biz’de nasıl Mozart ve Michelangelo varken ‘onlar’da olmadığı gibi, laf kalabalığı yapmak için kullanıldı. (Berlusconi, daha sonra ‘İslam’a hakaret ettiği için yarım ağızla özür diledi)

       Fakat neden, kesinlikle yıkıcılıkları daha büyük olsa da, Usame Bin Ladin ve taraftarlarıyla Davut tarikatı ya da Guyana’da Jim Jones’un kurduğu disiplin ya da Japon Aum Shinrikya tarikatı arasında paralellikler görmüyoruz? Makul bir İngiliz haftalık dergisi olan The Economist bile, 22-28 Eylül tarihli sayısında, Huntington’un İslam hakkındaki “hain ve fazla genelleyici, ama yine de önemli” gözlemlerini överek genelleme yapmaktan kendini alamıyor. Dergi, yakışıksız bir ciddiyetle, “Bugün, dünyadaki yaklaşık bir milyar Müslüman ‘kültürlerinin üstünlüğünden emin ve güçlerinin azlığı konusunda takıntılı’ diyor. 100 Endonezyalı, 200 Faslı, 500 Mısırlı ve 50 Bosnalıyı mı inceledi acaba? Bunu yaptıysa bile, bu nasıl bir örnekleme?

       Amerikan ve Avrupalı gazete ve dergilerde, bu büyüklük lügatına katkıda bulunan sayısız başyazı var. Bu kelimelerin her kullanımı; okurun bir ‘Batılı’ olarak öfkeli ihtirasını ateşlemek amacını taşıyor. Churchill’in retoriği, Batı’nın ve Amerika’nın kendisinden nefret edenlere, yağmacılara, yıkıcılara karşı giriştiği savaşta kendi kendini tayin etmiş savaşçıları tarafından uygunsuz bir şekilde kullanıldı.

       İslam ve Batı gibi tatsız etiketlerin sorunu bu: Aklımızı karıştırıyor ve bizi yanlış yöne yönlendiriyor. 1994’te Batı Şeria Üniversitesi’nde verdiğim bir dersten sonra, kalabalığın arasından çıkıp, ‘Batılı’ düşüncelerime, onun benimsediği katı İslami düşüncelerle çeliştiği için saldırmaya başlayan birinin sözünü kestiğimi hatırlıyorum: “Neden takım elbise giyip kravat takıyorsun?”. Yüzünde utangaç bir gülümsemeyle yerine oturdu, ama 11 Eylül teröristleri üzerine bilgiler gelmeye başladığında bu olayı tekrar hatırladım: Katliamı Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a saçmak için tüm teknik ayrıntıları nasıl da ayarlamışlardı. Batı’nın teknolojisi ve Berlusconi’nin dediği gibi ‘İslam’ın modernitenin parçası olmaktaki beceriksizliği’ arasına kim çizgi çizebilir?

       Bunu yapmak tabii ki o kadar kolay değil. Sonuçta, etiketler, genellemeler ve kültürel davalar ne kadar da yetersizdir. Bir noktada, örneğin ilkel ihtiraslar ve sofistike bilgiler, öyle şekillerde birbirine yaklaşıyor ki, bu yollar, bitmeyen bir anlaşmazlık ve tartışma konusu olan kimlik ve milliyet konseptleri hakkında, sadece ‘Batı’ ve ‘İslam’ arasında değil, aynı zamanda geçmiş ve şimdi, biz ve onlar arasındaki tahkim edilmiş sınırın da gerçek olmadığını ortaya koyuyor. Kuma çizgiler çizmek, haçlı savaşlarına girişmek, onların kötülüğünün karşısına iyiliğimizi koymak, terörü yok etmek ve Paul Wolfowitz’in nihilist kelime dağarcığına göre ülkeleri tamamen ortadan kaldırmak için alınan tek taraflı kararlar, olduğu varsayılan kimlikleri görmeyi kolaylaştırmıyor. Bunun yerine, toplu ihtirasları körüklemek için kavgacı cümleler kurmanın, düşünmekten daha kolay olduğunu gösteriyor.

       

       1999 yılının Ocak ve Mart ayları arasında, Ekbal Ahmed, Pakistan’ın en saygın haftalık gazetesi Dawn’da yayınlanan makalelerinde, ‘dinsel hak’ diye tanımladığı şeyin kökenlerini analiz ediyordu. Analizde, İslam’ın fanatik diktatörler tarafından yozlaştırılmasına, İslami düzenin humanizmden, estetikten arındırılmasına karşı sert bir eleştiri vardı. Bu yozlaştırma sonucu, dinin sadece bir yönü görülüp diğer yönleri tamamen gözardı ediliyor. Din çarpıtılıyor, gelenek alçaltılıyor, bu olguların görüldüğü her durumda, siyasi süreçte de yolundan sapıyor. Ahmed, ilk olarak ‘cihad’ kelimesinin zengin ve karmaşık anlamından bahsediyor. Sonra da cihad kelimesinin şu an içine hapsedildiği ‘varsayılmış düşmanlara karşı gelişigüzel savaş’ anlamının, İslam’ın yüzyıllardan gelen din, kültür, toplum, tarih ve siyaset anlayışına hiç uygun olmadığını gösteriyor. Ekbal Ahmed, makalenin sonunda, modern İslamcıların ‘ruhla değil, güçle, insanların acılarını paylaşmakla değil, onları siyasi amaçlar için harekete geçirmekle’ ilgilendiği, sınırlı ve zamanın şartlarına göre değişen bir siyasi gündem izledikleri’ sonucuna varıyor. Daha kötüsü, aynı bağnazlığın ve yozlaşmanın Musevi ve Hristiyan söylemlerde de görülüyor olması.

       Medenileşmiş Londra ile ‘karanlığın kalbi’nin arasındaki farkların, uç durumlarda nasıl ortadan kalkacağını en iyi 19. yüzyılın sonunda Conrad anlamıştı. Conrad, Avrupa medeniyetinin hiçbir işaret olmaksızın ansızın kendini en barbar eylemlerin ortasında bulabileceğini de tasavvur etmişti. Conrad, 1907’de ‘Gizli Ajan’ eserinde de terörizmin soyutlamalara (‘İslam’ ve ‘Batı’ kavramları da bu soyutlamalar arasında sayılabilir) duyduğu yakınlığı ve teröristlerdeki kaçınılmaz ahlak düşüklüğünü tespit etmişti.

       

       Birbiriyle savaşır gibi görünen medeniyetler arasında inanmak isteyeceğimizden çok daha sıkı bağlar var. Freud da, Nietzsche de, dikkatlice korunan sınırların arasında nasıl korkutucu derecede kolay geçişler olabileceğini gösteriyordu. Fakat belirsizlik ve şüphecilik dolu bu kaygan fikirler, sıkıca tutunduğumuz kavramları tehdit ediyor. Biz de şu an karşı karşıya kaldığımız duruma benzer durumlarda daha kesin söylemlere (Haçlı Seferi, iyi kötüye karşı, özgürlük korkuya karşı vb.) yöneliyoruz. Huntington’ın İslam ile Batı arasında çatışma olduğu söyleminden çıkartılan bu söylem, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından resmi ağızların da benimsediği söylemdi. O günlerin ardından söylem gözle görülür bir şekilde şiddetini kaybetti, fakat nefret dolu konuşma ve hareketlere baktığımızda, ülke çapında Araplara, Hintlilere ve Müslümanlara yönelik suçlamaları değerlendirdiğimizde, paradigmanın değişmediğini görüyoruz.

       

       Paradigmanın değişmezliğinin bir önemli nedeni de, Müslümanların tüm Avrupa ve ABD’de artan mevcudiyetleri. Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, İngiltere, Amerika ve hatta İsveç’teki nüfus oranlarını bir düşünün. İslam artık Batı’nın eşiğinde değil, merkezinde yer alıyor. Peki ama bu mevcudiyet niye bu kadar tehditkar? Ortak kültürde, 7. yüzyılda başlayan ve Belçikalı tarihçi Henri Pirenne’nin ‘Muhammed ve Şarlman’ eserinde yazdığı ilk büyük Arap- İslam işgallerinin anıları gömülü. Bu işgaller, Akdeniz’deki antik birliği parçaladı, Hristiyan-Roma sentezini yerle bir etti ve kuzey güçlerinin hükmettiği yeni bir medeniyeti yükseltti. Henri Pirenne’e göre, bu yeni medeniyetin görevi, Batı’yı kültürel düşmanlarına karşı korumaktı. Pirenne’in unuttuğu şey ise, Batı’nın, bu yeni savunma hattının yaratılması sürecinde İslam’ın hümanizminden, biliminden, felsefesinden, sosyolojisinden bir şeyler aldığıydı. İslam başından beri Batı’nın içinde, Muhammed’in büyük düşmanı Dante bile, Cehenneminin tam kalbine onu yerleştirerek bunu itiraf etmek zorunda kalmıştı.

       Tüm bunların yanı sıra tek Tanrılı dinlerin mirası var. Musevilik ve Hristiyanlıkla başlamak üzere, hiç biri kendinden önce gelenin etkisinden kurtulamıyor. Müslümanlara göre, İslam, peygamber dizisine noktayı koyan dindir. Her ne kadar Filistin üzerindeki kanlı yakınlaşma üç din arasında neyin bu kadar uzlaşılamaz olduğuna örnek teşkil etse de, hala aralarındaki çok yönlü çekişmelerin düzgün bir tarihi yazılmadı. Bu durumda Müslüman ve Hristiyanların Haçlı Seferlerinden ve cihatlardan bahsetmelerine şaşırmamak gerek. Ekbal Ahmed’e göre, bu gündem, ‘gelenek ve modernitenin derin sularında asılı kalanlar için’ oldukça rahatlatıcı.

       Fakat hepimiz, Batılılar da, Müslümanlar da, ve diğerleri de aynı sularda yüzüyoruz. Bu sular tarih okyanusunun parçaları olduğu için, aralara bariyerler koyma çabası boşuna bir çaba. Gergin günler yaşıyoruz, fakat yine de anlık tatmin hissi veren devasa soyutlamalar yerine, güçlü ve güçsüz topluluklar, sağduyu ve cehalet, evrensel adalet ve adaletsizlik bağlamında düşünmek en doğrusu. ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi, ‘Dünyaların Savaşı’ gibi, dikkat çekmek için yapılmış bir numara ve bu tez, zamanımızda hüküm süren birbirine bağlı olma durumunu açıklamaktan çok, savunmacı bir kendini beğenmişliği körükleme amacına hizmet ediyor.

Ntv

12 Ekim—  Samuel Huntington’un “Uygarlıkların Çatışması” adlı makalesi, 1993 yazında Foreign Affairs’de yayınlandı ...