Trendun: Profesyonel Hizmet Kaynağı ...

Şimdi muhasebe zamanı

Güncel Durum : Aktif | Kayıtlı Firma Sayısı : 183
44
Şimdi muhasebe zamanı

23 Aralık—  Bazı tutuklu ve hükümlülerin ölüm orucuna girişip, cezaevlerinde direniş başlatması sonrası güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiğ...


Ölüm oruçları ve yapılan operasyon daha uzun süre sıcaklığını koruyacak, tartışma gündeminde yer alacaktır. Günler geçtikçe daha fazla ayrıntı da ortaya çıkacak.

       Ancak; şurası bir gerçek ki, hem hükümet kaynaklarının, hem de eylemciler ve onların destekçilerinin kamuoyuna gerçekleri, tüm çıplaklığı ile açıkladığını söylemek zor.

       Bu konuyu değerlendirirken önce 12 Eylül dönemine kısa bir bakış yapmakta yarar var. Bu dönemi, eylemlerinin yoğun yaşandığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksel Okulu öğrencisi olarak geçirdim.

       

KAĞITTAN ZAFERLER

       Birçok yerde, sağ ya da sol örgütlerin egemen olduğu “kurtarılmış bölgeler” vardı. Bölge sayısının çokluğu, kazanılmış zaferlerin sayısını gösteriyordu. Bu bölgelerin varlığı militanların kahramanlık duygularını kabartıyordu.

       Sonra, 12 Eylül darbesi oldu. O zaman fark edildi ki devlet, o güne kadar daha topunu, tankını kullanmamıştı. Kullandığı an, bir gecede kağıttan zaferler yerle bir oldu. Kahramanlar da... İşin özünde şu vardı: Birileri, kağıttan zaferlere yolvermiş, sonra da bunları bir gecede yerle bir etmişti.

       Ama, bunu göremeyenler de vardı. Bunlar içine düştükleri cezaevlerini bile “Kurtarılmış bölge” olarak görmeye başladı. Kağıttan zaferlere inanmak kolaydı. Yaratılan sanal bir dünyada bir kahraman olarak ölmek, iz bırakmak o kadar güzel sözcüklerdi ki..

       Kimse inandığından vazgeçsin anlamında bunları yazmıyorum. Ama, bir mücadeleye giren insanların, güçleri konusunda gerçekleri kabul edip etmediğini sorgulaması gerek. Yaşama hakkından daha üstün bir değer yok. Bu hakkı yok etmek isteyen, bir mücadele uğruna bunu yaptığını savunsa da, dünyanın en ağır bir sorumluluğu altındadır.

       Cezaevlerini kaleleri haline getirdiğini sanan örgütlerin ve yöneticilerinin bu sorumluluğu en asgari düzeyde bile taşımadıkları son olayda da ve bir kez daha görüldü. Dört duvar arasında sıkışmış binlerce insanı acımasız bir çatışmanın içine sokmanın, o insanları en acımasız yöntemlerle ölüme yollamak için zorlamak veya teşvik etmenin hangi mantiki veya insani açıklaması yapılabilir?

       Ben bu noktada, örgütleri muhatap almanın bir anlamı olmadığını biliyorum. Ama ben en çok, bu ülkenin aydınlarının, sivil toplum örgütlerinin gerçekleri yeterince dile getirip getirmediğini sormak istiyorum. Bu eleştiri ve özeleştiri mekanizması mutlaka işletilmeli.

       Herkes ve hepimiz, içerdekilerin bir yakınımız olduğunu düşünerek karar vermeli.

       Sorunu, sadece devletin hatası ile görmüye kalkışmak kolaycılığına yönelik, devlete yöneltilen eleştirileri, örgütlere ve onların eylemlerine de yeterince yöneltebildik mi?

       Ölüm orucuna girişen veya zorlanan gençlere, onların yakınlarına gerçeği ifade etme cesaretini kendimizde bulabildik mi?

       Kendilerini cezaevlerinden çıkan ambülansların önüne atan, onların arkasından koşan anneleri, kardeşleri, babaları görünce neler hissettik?

       “Yaşasın ölüm orucu” diye boynuna pankart asan bir annenin ruh halinde, sorumluluğumuz nedir, diye düşündük mü; örgütlerin yarattığı fanatizmi gördük mü?

       İdama cezasına karşı çıkarken, örgütlerin kendi elemanlarına yaptığı infazları görmezlikten gelmek vicdanlarımızda nasıl bir yankı yarattı?

       Bu soruları çoğaltmak kolay.

       Bugün cezaevlerinde ölüme gitmeyi göze alan gençlerin görüşlerine katılalım, katılmayalım, ama; kabul edelim ki, bunların hemen hemen tamamı ülke ortalamasının üzerinde eğitim almış; içeriklerine katılsak da katılmasak da birşeyler okuyan, tartışan gençler. Geçmişte, böylesi örgütler içinde yer alıp, bugün önemli görevler üstlenenlerin sayısı çok fazla.

       

DEVLETİ SORGULAMALIYIZ

       Bu operasyonlarda, sokak, göstericilerine en sert şekilde davranan polisin aksine, iki arkadaşlarının şehit olmasına rağmen, tutuklu ve hükümlülere sertlikle karşılık vermeyen jandarmanın tutumunun daha ağır bir faturayı önlediğini herkes kabul ediyor.

       Ama, operasyon sonrası İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın da itiraf ettiği, devletin aczinin nasıl oluştuğu, cezaevlerinin nasıl bu hale getirildiği üzerinde yoğun çalışmalar yapılmalı. Bu iş sadece devlete bırakılacak bir konu da değil. Özellikle sivil toplum örgütlerine bugünden başlayarak büyük görevler düşüyor.

       Artık herkes rabul ediyor ki, devlet böylesine ağır faturası olan bir operasyonla kendi aczini örtmeye çalıştı. Bu vesileyle sivil toplum örgütlerinin de kendi acizliklerini ve tutumlarını yeniden gözden geçirmesi şart. Ülkenin en önemli sivil toplum kuruluşlarının olayı sokak gösterileri boyutuna taşıyıp, kendilerini destekleyenlerle polisi karşı karşıya getirerek doğru yapıp yapmadığını tartışmalı. Bu tutumlarının sonuçlarını üstlenmeli ve sorumluları ortaya çıkarmalı.

       

F TİPLERİNDE EKSİKLİK

       Operasyonlar bitti; bir yandan muhasebe yapılırken, diğer yandan da bundan sonra aynı yanlışların yinelenmemesi için herkes üstüne düşeni yapmalı.

       Öncelikli sorumluluk da yine devletin. F tipi cezaevlerine konan, tutuklu ve hükümlülerle yakınları “Burada sessiz sedasız öldürülecekler” korkusu içinde. Bu korkularına gerekçe olarak da geçen yıl, Ulucanlar ve Burdur cezaevlerinde yaşanan olayları gösteriyorlar. Bu iki örneğin gerekçelere haklılık kazandırmadığını söylemek de mümkün değil.

       Bu nedenlerle F tipi cezaevlerinde kuşkulu hiçbir ölüm olayı meydana gelmemeli. Böyle bir olasılık büyük sıkıntılara neden olur. Tutukluların kendilerini güvencede görmesinin şartları yaratılmalı.

       Devletin derhal F tip cezaevlerini en uygun koşullara getirmeli. Ölüm oruçları sürecinde Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün verdiği sözlerin arkasında durması ve bu cezaevlerde gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağlamalı.

       F tipi cezaevlerinde teknolojik donanımın, tam olarak yerine oturtulamadığını öğreniyoruz. Zaten, hizmete sokulanları da geçici kabulü yapılmış olanlar. Bu cezaevlerinde görev yapacak personelin, kullanılan teknoloji konusunda yeterli eğitime sahip olmadığı da bildiriliyor. Bu eksiklikler giderilirken, cezaevi personelinin sürekli eğitime tabi tutulması da şart görülüyor.

       Ne olur, Türkiye bir daha böyle bir acı yaşamasın.

       __________________________________________________

       

Eski bakanın maaşı hacizli

       Bayındırlık ve Ulaştırma eski bakanlarından, Sinop Milletvekili Yaşar Topçu, İngilizce öğrenmek için, kalktı 50 yaşından sonra Oxford’a gitti. 5 hafta süreyle yoğun eğitim aldı. Biraz pahalı oldu ama; oldukca mutlu, geçen hafta sonu Türkiye’ye döndü.

       Orada bütün ödemelerini kredi kartları ile yaptı. Nasılsa, milletvekili maaşı yeterliydi diye düşündü.

       Ama evdeki hesap, çarşıya uymadı.

       Dönüşünde kendisini bir sürpriz bekliyordu. Bakanlığı döneminde görevden alıp, iade etmediği bürokratların açtığı davaların pek çoğunu kazanmıştı. Bu güvenle İngiltere’ye gitmişti. Ama ne olduysa Yargıtay hepsini bozmuş, toplam 20 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkum etmişti. Tazminatları ödemediği için, mahkeme, maaşına haciz koydurmuştu. Hesapladı kitapladı, yoldaki davalar da eklendiğinde 2003 yılına kadar maaşındaki haciz kalkmayacaktı. Kredi kartı ödemelerini de göz önünde bulundurunca, “kıyıdakini, köşedekini” yemeye karar verdi. Hukukçu kökenli bir siyasi olduğu için de kendini “Adaletin kestiği parmak acımaz” diyerek ikna etti.

       Yine de giden paralar aklına geldikce Meclis kulislerinde arkadaşlarına, “Yahu böyle giderse hiçbir eski bakan geçinemez. Bu işe bir çare bulmalı” diye yakındı. Bunu duyan arkadaşları da yanıtladı: “Yaşar, çare hukuk değil mi?”

       

FORD’A UYARI

       Tartışmalı bir süreçten sonra, SEKA’nın Gölcük’deki arazisi, Ford’a bedelsiz olarak tahsis edilmişti. Ford, ihracat amaçlı bu yatırımını 2001’de devreye sokacak. Ancak, üretimin 100 bin adet kısılacağı yönünde haberler çıktı. Bunu hükümetin, bu konularla ilgili bir bakanına sorduk. Çok net yanıt verdi: “Eğer Ford, böyle birşey yaparsa, biz de bedava arazi konusunu yeniden gözden geçirirz. Böyle birşey dilemiyoruz.”

       Bedelsiz tahsisin nasıl iptal edilebileceği konusunda bir açıklama yapmadı; ama “Burası Türkiye” diye düşünüldüğünde, Ford yöneticilerinin kulağına küpe olsun diye duyduklarımızı yazdık.

       Aynı bakana Opel’in İzmir’deki fabrikasını kapatmasının nasıl değerlendirdiğini de sorduk. O konudaki yorumunu da, ilgilenmek isteyenler için özetleyelim:

       “Türkiye’ye yatırım yapan yabancı bundan etkilenmez. Çünkü onlar yatırıma karar verirken en ince detayları bile düşünüyorlar. Opel’in fabrikası zaten öyle çok önemli bir yatırım değildi. Buna fabrika demek bile mümkün değil. Yine de gitmeseydi iyi olurdu; ama o kadar da önemli değil.”

       Aynı bakana, “Yabancı sermaye Polanya’ya yılda 40-50 milyar dolar aktarırken, Türkiye niye 1-2 milyar dolarda kalıyor?” sorusun da yönelttik. Bakan, “Bak orayı karıştırmayın. Çünkü bu uluslararası bir politika. Avrupa’daki dengelere bakıldığında bunun nedeni anlaşılabilir? Türkiye’yi kendisine rakip görenler var mı, yok mu? Bunun düşünün sorunun yanıtını bulursunuz” diye konuştu. Bunun yorumu da okuyana ait.

Ntv

23 Aralık—  Bazı tutuklu ve hükümlülerin ölüm orucuna girişip, cezaevlerinde direniş başlatması sonrası güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiğ...